27 Ekim 2013 Pazar

Ekim’in ortalarında bastıran soğuklardan sonra gelen yazdan kalmış günlerden biri.Tüm beyaz yakalılar kendilerini iş çıkışı kahvecilerine atmış.  Makineden çıkmış Türk kahvesi, yanında Hindistan cevizli lokumu ve aslında tekila bardağı olarak da kullanılabilecek, marketlerde altılısı dört liraya satılan saray koleksiyonu bardaklarda su servis edilen kahveciler tıklım tıklım bu güruhla dolu.
Kadıköy’de olsaydınız bunlardan bir dolu bulabilecekken Beşiktaş’ta iseniz eğer yolunuz iş çıkışı ya Şair Leyla Sokağı’na düşer ya da balık pazarına. Anason kokusu ile can ciğer olmuş balık pazarında değil de kendinizi –tam bir beyaz yakalı olmanıza, tril tril gömleğinizi ve eteğinizi giymenize ve taksit yatırmaya başlamanıza rağmen- bir kitapçıda bulduysanız eğer; orayı kırtasiye diye niteleyen bir kadın girmişse içeri; bir telefon açmak istemişse birilerine; dükkan sahibi telefonu açmış, vermiş kadına son model telefonunu ve “sabahtan kere bin kere aradın, açmıyorlar işte” demişse kadına hafif azarlarcasına sanki bir çocuğu “senigidi”liyormuşcasına, o zaman arkanızı döner bakarsınız kadına. Cilalı İbo şapkası ve uzun siyah kabanıyla elindeki market poşetinde iki buçuk litrelik kola ve plastik bardak taşıyorsa üstelik, deli mi nedir kadın. Son çıkanlar, en çok satanlar derken aslında elinizde dakikalardır bir silgi ile oynadığınızı fark ettiğiniz an kadının sesi daha bir patlamaktadır kulağınızda.
Bu silgi de ne deyip ciddi beyaz yakalılar ve değme entelektüeller gibi kitapları büyük bir özenle incelemeye çalışmanıza rağmen dakikalardır aynı kitapla haşır neşir olduğunuz gibi kadın da ulaşmıştır sabahtan beri kendisini yalnız bırakan o telefonun ucunda ama çok uzakta olanlara. Kadın der, ben dışarıya çıkmıştım Sultan! –telefondan bağırış çağırış- kadın der ben kırtasiyedeyim –telefonda yine uzak pek uzak sesler – kadın der korkuyorum – herkes sessiz.
Kısacık anları topladığınızda hayatınızda, belki de bir gelip giden diş ağrısına benzeyenleri özellikle, bir kanser hastasının çektikleri eder belki de tüm anlar. Ne insanların o tepeden bakan vicdanlarını deşen, aslında bir çeşit kendini yüceltme ile eş görülebilecek şeytani merhamet duygusu ile acırsınız ne de yer altı edebiyatında bolca göreceğiniz marjinal sevicilerdeki deliliğe övgüler yağdırırsınız. Bir an saf korku karşısında ürperirsiniz. Belki de özgürlüktür delilik, kim bilir. Ama gece yaklaştıkça korkusu artan kadın –deliydi ise de – özgür müdür?
Belki de, telefonu kapatır kapatmaz kırtasiyeye gelecek, onu bulacak, nereye gittin sen diye azarlayacak, eve götürüp üstünü başını değiştirecek, kolasını içirip mutfakta sigara içmesine izin verecek ve sonra uyuması için salondaki çekyatı açıp ucuz yumuşatıcı kokan çarşaflarını yastığını yorganını ve battaniyesini serecek, hadi yat artık diyecek olan Sultan’ı bile beklemeksizin “kırtasiye”den çıkıp, elinde poşeti, poşette kolası, plastik bardakları ve çok sonraları farkettiğim sigara paketiyle uzaklaşacak. Bir ihtimal çevreci örgütlere üye yapmak için sizi en şirin halleriyle yakalayan, “bir yığın kredi kartı borcum var” demenize rağmen borçlarınız bitince ödeyebileceğinize inandırmaya çalışan genç üniversite öğrencileri mesailerini bitirdikleri için, meydandaki banklara yanına kimse gelmeyeceği korkusu olmadan doluşmuş insanların oturduğu banklara oturacak Sultan’ın akrabası olduğunu düşündüğümüz kadın.
Açacak poşetini, çıkaracak iki buçuk litrelik kolayı özenle dolduracak plastik bardaklara kolasını. Kolanın kapağını kapatacak zanaatkarlara özgü ihtimamla, sigarasını çıkarıp yakacak ve içmeye başlayacak kolayla. Siz de oturmuş olacaksınız karşıki bankların birinde, elinizde sigaranız üzerinizde tiril tiril gömleğiniz, bacaklarınızda ıslak görünümlü opak çoraplarınız ve yüzünüzden eksik olmayan pudranız, ama kolasız ama keyifsiz ama korkusuz, eşlik edeceksiniz kadına usul usul.
Kırtasiyeye gelmeyen Sultan, buzdolabında dünden kalan yemeğini ısıtmayan ve paylaşmayan Sultan, soğuk oturma odasına sabah misafirleri gelecek diye kadını yatırmayan Sultan, azıcık aşım ağrısız başım diyen kocasını her seferinde o azıcık aşı için hor gören Sultan, sinirini evdekilerden çıkaran Sultan, artık canına tak etmiş ve telefonun ahizesini açık bırakmış, en sonunda önemli biri arar deyip düzeltmiş Sultan… Siz Sultan’ın her türlü organına dair sözcüklerin elverdiği her türlü şekilde eylemlerinizi sıralarken belki de Sultan’ın Sultan olmayabileceği, bağırış çığırış gelen seslerin “arama yeter be kadın, kimsin nesin” sesleri olabileceği veyahut Sultan’ın da o kadar selim bir insan olmayabileceği mümkün müdür?
Geceden korkan kimsesiz kadınları seviniz. Geceden korkan ve kola ve sigara içen kadınları daha çok seviniz. Sultan’ı beklemeyen kadınları, zaman geçtikçe evlerine sığınmaya başlayan insanların boşalttığı sokaklarda iki buçuk litrenin kalan son damlalarını son sigarasıyla için kadınları, yanında eviymişcesine taşıdığı poşetiyle Beşiktaş sokaklarında geceleri korkan gündüzleri korkutan, bir zamanlar genç, bir zamanlar Ulus’ta yaşayan belki, bir motoru olan, belki zamanının kolejine gitmiş ama bugün ikinci el mağazalarının köftehor sahiplerinin merhametine kalmış ayağı toynak geçkin ve yaşlı kadınları seviniz. Sultan’ı aramak isterlerse Sultanı bulunuz. Sultan açarsa veyahut telefonu kendiniz açınız ve küfrediniz. Hem Sultan’a hem ilahi adalete hem de geceden korkan kimsesiz kadınları sokağa atanlara, dükkanından elinin tersiyle kışkışlayarak kovan pastanecilere, müşteri memnuniyetinin müşteri rahatsızlığına dönüşebileceğini düşünen şef garsonlara…

Eylül 2013, İstanbul
Selin Akgül

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder