12 Ağustos 2014 Salı

Görülmemiş Bir Çiçek Açma

“haykırmak istiyordu

daha fazla dayanamayacaktı

sesini duyabilecek kimse yoktu orada;

kimse duymak istemiyordu

kendisi de korkuyordu sesinden,

içinde boğuyordu sesini

patlamak üzereydi susuşu

birden,

havaya uçtu gövdesinin parçaları

özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,

hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti

delikleri kapamak için

ve rastgele

bir gelincik, bir sarı zambak bulursa, onları da

toplayacak, kendisinin bir parçasıymış gibi

gövdesine yapıştıracaktı

böyleydi,

delik deşik,

görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte”


Yannis Ritsos

27 Ekim 2013 Pazar

ilk yirmidört yaşımda merak ettim ölmeyi
yirmisekizimde öldüm.
Ölürken uçurum
son duasını okudu bana.
sonra uçtum.
ama önce
saçlarım döküldü denize
uçmadan önce.
rüyamda gördüğüm
o koca kanatlı
koca koca kanatlı
koca kara kapkara kuşun
kapkara kanatları gibi.
bedenimse o koca kara kuşun evvelinde gelen
iki kumru gibi öpüşmekte olan
uzandı denize.
ama saçlarım en son öldü.
ölüm öldüremedi saçlarımı
çok neşeliydi çünkü saçlarım.
ölmek bilmiyorlardı.
çok uğraştı ölüm
baktı öldüremedi
kanatlandırdı uçurdu onları

göğe yükseltti.

Kasım 2012, Denizli
Selin Akgül
Ekim’in ortalarında bastıran soğuklardan sonra gelen yazdan kalmış günlerden biri.Tüm beyaz yakalılar kendilerini iş çıkışı kahvecilerine atmış.  Makineden çıkmış Türk kahvesi, yanında Hindistan cevizli lokumu ve aslında tekila bardağı olarak da kullanılabilecek, marketlerde altılısı dört liraya satılan saray koleksiyonu bardaklarda su servis edilen kahveciler tıklım tıklım bu güruhla dolu.
Kadıköy’de olsaydınız bunlardan bir dolu bulabilecekken Beşiktaş’ta iseniz eğer yolunuz iş çıkışı ya Şair Leyla Sokağı’na düşer ya da balık pazarına. Anason kokusu ile can ciğer olmuş balık pazarında değil de kendinizi –tam bir beyaz yakalı olmanıza, tril tril gömleğinizi ve eteğinizi giymenize ve taksit yatırmaya başlamanıza rağmen- bir kitapçıda bulduysanız eğer; orayı kırtasiye diye niteleyen bir kadın girmişse içeri; bir telefon açmak istemişse birilerine; dükkan sahibi telefonu açmış, vermiş kadına son model telefonunu ve “sabahtan kere bin kere aradın, açmıyorlar işte” demişse kadına hafif azarlarcasına sanki bir çocuğu “senigidi”liyormuşcasına, o zaman arkanızı döner bakarsınız kadına. Cilalı İbo şapkası ve uzun siyah kabanıyla elindeki market poşetinde iki buçuk litrelik kola ve plastik bardak taşıyorsa üstelik, deli mi nedir kadın. Son çıkanlar, en çok satanlar derken aslında elinizde dakikalardır bir silgi ile oynadığınızı fark ettiğiniz an kadının sesi daha bir patlamaktadır kulağınızda.
Bu silgi de ne deyip ciddi beyaz yakalılar ve değme entelektüeller gibi kitapları büyük bir özenle incelemeye çalışmanıza rağmen dakikalardır aynı kitapla haşır neşir olduğunuz gibi kadın da ulaşmıştır sabahtan beri kendisini yalnız bırakan o telefonun ucunda ama çok uzakta olanlara. Kadın der, ben dışarıya çıkmıştım Sultan! –telefondan bağırış çağırış- kadın der ben kırtasiyedeyim –telefonda yine uzak pek uzak sesler – kadın der korkuyorum – herkes sessiz.
Kısacık anları topladığınızda hayatınızda, belki de bir gelip giden diş ağrısına benzeyenleri özellikle, bir kanser hastasının çektikleri eder belki de tüm anlar. Ne insanların o tepeden bakan vicdanlarını deşen, aslında bir çeşit kendini yüceltme ile eş görülebilecek şeytani merhamet duygusu ile acırsınız ne de yer altı edebiyatında bolca göreceğiniz marjinal sevicilerdeki deliliğe övgüler yağdırırsınız. Bir an saf korku karşısında ürperirsiniz. Belki de özgürlüktür delilik, kim bilir. Ama gece yaklaştıkça korkusu artan kadın –deliydi ise de – özgür müdür?
Belki de, telefonu kapatır kapatmaz kırtasiyeye gelecek, onu bulacak, nereye gittin sen diye azarlayacak, eve götürüp üstünü başını değiştirecek, kolasını içirip mutfakta sigara içmesine izin verecek ve sonra uyuması için salondaki çekyatı açıp ucuz yumuşatıcı kokan çarşaflarını yastığını yorganını ve battaniyesini serecek, hadi yat artık diyecek olan Sultan’ı bile beklemeksizin “kırtasiye”den çıkıp, elinde poşeti, poşette kolası, plastik bardakları ve çok sonraları farkettiğim sigara paketiyle uzaklaşacak. Bir ihtimal çevreci örgütlere üye yapmak için sizi en şirin halleriyle yakalayan, “bir yığın kredi kartı borcum var” demenize rağmen borçlarınız bitince ödeyebileceğinize inandırmaya çalışan genç üniversite öğrencileri mesailerini bitirdikleri için, meydandaki banklara yanına kimse gelmeyeceği korkusu olmadan doluşmuş insanların oturduğu banklara oturacak Sultan’ın akrabası olduğunu düşündüğümüz kadın.
Açacak poşetini, çıkaracak iki buçuk litrelik kolayı özenle dolduracak plastik bardaklara kolasını. Kolanın kapağını kapatacak zanaatkarlara özgü ihtimamla, sigarasını çıkarıp yakacak ve içmeye başlayacak kolayla. Siz de oturmuş olacaksınız karşıki bankların birinde, elinizde sigaranız üzerinizde tiril tiril gömleğiniz, bacaklarınızda ıslak görünümlü opak çoraplarınız ve yüzünüzden eksik olmayan pudranız, ama kolasız ama keyifsiz ama korkusuz, eşlik edeceksiniz kadına usul usul.
Kırtasiyeye gelmeyen Sultan, buzdolabında dünden kalan yemeğini ısıtmayan ve paylaşmayan Sultan, soğuk oturma odasına sabah misafirleri gelecek diye kadını yatırmayan Sultan, azıcık aşım ağrısız başım diyen kocasını her seferinde o azıcık aşı için hor gören Sultan, sinirini evdekilerden çıkaran Sultan, artık canına tak etmiş ve telefonun ahizesini açık bırakmış, en sonunda önemli biri arar deyip düzeltmiş Sultan… Siz Sultan’ın her türlü organına dair sözcüklerin elverdiği her türlü şekilde eylemlerinizi sıralarken belki de Sultan’ın Sultan olmayabileceği, bağırış çığırış gelen seslerin “arama yeter be kadın, kimsin nesin” sesleri olabileceği veyahut Sultan’ın da o kadar selim bir insan olmayabileceği mümkün müdür?
Geceden korkan kimsesiz kadınları seviniz. Geceden korkan ve kola ve sigara içen kadınları daha çok seviniz. Sultan’ı beklemeyen kadınları, zaman geçtikçe evlerine sığınmaya başlayan insanların boşalttığı sokaklarda iki buçuk litrenin kalan son damlalarını son sigarasıyla için kadınları, yanında eviymişcesine taşıdığı poşetiyle Beşiktaş sokaklarında geceleri korkan gündüzleri korkutan, bir zamanlar genç, bir zamanlar Ulus’ta yaşayan belki, bir motoru olan, belki zamanının kolejine gitmiş ama bugün ikinci el mağazalarının köftehor sahiplerinin merhametine kalmış ayağı toynak geçkin ve yaşlı kadınları seviniz. Sultan’ı aramak isterlerse Sultanı bulunuz. Sultan açarsa veyahut telefonu kendiniz açınız ve küfrediniz. Hem Sultan’a hem ilahi adalete hem de geceden korkan kimsesiz kadınları sokağa atanlara, dükkanından elinin tersiyle kışkışlayarak kovan pastanecilere, müşteri memnuniyetinin müşteri rahatsızlığına dönüşebileceğini düşünen şef garsonlara…

Eylül 2013, İstanbul
Selin Akgül

2 Eylül 2013 Pazartesi

Kiss in Taksim Square

Yıllar önce söyleseler, 'asla!' diyeceğim şeyler bir bir başımdan geçerken, hayatın o adamın yuttuğu sıcak yumurta gibi olması hiç şaşırtıcı değil. Kendimle verdiğim savaşta, bombalar neredeyse oraya yönelmekte çok başarılıyım galiba.
Beyaz yakalıların akın ettiği kalabalık bir semtin kıyıda kalmış bir iş merkezinin üçüncü katında, devlet dairesini andıran mavi mobilyalı ofisinde kendimle verdiğim savaşı gün geçtikçe kaybediyorum. Üstelik altı üstü bir kilo taze fasülyeyi sanat icra edercesine hazırlayan bir kadının naifliğinde yaşamak isterken.
Hayatımın ırzına geçilmiş gibi hissettiğim anlarda sancılarım daha da çoğalıyor. Ama doğuramıyorum kendimi.

7 Nisan 2013 Pazar

Çingenenin Şarkısı

gün batıyor!
gitarları duyalım artık,
çingene, sen de başla şarkına,
selam sana ay!
merhaba karanlık!
yıldızlar, hoş geldiniz!
hepinize binlerce kez teşekkür,
bize düş kurmayı,
düş kurup,
peşinde koşmayı öğrettiniz!

1 Mart 2012 Perşembe

o "şimdi bitti mi her şey" kalakalışı ne zaman geçiyor? bir bilen vardır elbet. sanki yeniden olacakmış, başlayacakmış hissinden bahsediyorum. sanki ara vermişiz gibi algılama hali. isteye isteye ayrılmaya rağmen hala idrak edememe hali ne zaman bitecek. söylesenize.. eğer çok uzunsa ne kadar uzun, bir ay mı, iki mi? ona göre geçireyim zamanı. ya da hızlandırayım zamanı. göreceli ne de olsa. istediğim gibi oynayabilirim di mi? şaka gibi de değil, aksine capcanlı bir gerçek. ama o "bir daha asla" durumunun idrakı ne zaman gerçekleşiyor? kimse bilmiyor mu? öyleyse nasıl katlanmıştınız ya da nasıl kabullenmiştiniz onu bari anlatın. çikolata yesem geçer mi mesela? ya da büyük bir makarna tabağı yapsam ve bir sezon dizi izlesem? ya da kendimi işime vursam, düşünecek zamanım olmasa? yine de olmaz mı? herkes susuyor demek. öyle olsun. öyleyse ben okumaya, şarap içmeye ve dans etmeye devam ederim.

ha, bir de yalnız kalmak hiç bu kadar az korkutucu olmamıştı..

16 Aralık 2011 Cuma

metrobüste her gün atılamayan çığlıklar duyuyorum. susturulmuş değil onlarınki. atmak dahi akıllara düşmemiş çığlıklar. deliremeyen insanlar. deliliğin sınırında sallanıp duranlar. bir deliriverse uçuverecek insanlar. kadınlar. bu hayat delirttirmiyor istense de. ayakta tutmak için her şeyi yapıyor. eşikte duran insanlar. eşikte tutan hayat. ne bir beyaz öncesi, ne bir kara sonrası. ama o hayat nasıl da kanırtıyor sesimizi, nefesimizi. ama delirmemize izin vermiyor lanet olsun. o sınırı geçmememiz için hep bir şok veriyor bize. en ufağından en ölümcülüne. sonra azıcık kendimize gelsek de nafile. her defasında daha da yorgun düşüyoruz sadece. "daha ötesi yok" dediğimiz ne çok an var. "daha fazlasını kaldıramam". ama hep kaldırıyoruz işte. hep aldanıyoruz. dünyanın bize verdiği şoklar yüzünden. en başa sara sara, bir adım ileri iki adım geri izliyoruz olan biteni. sonrası balık hafıza! beyin en kadim düşman. hem biz ne de güzel unutuveririz değil mi her şeyi. yine yeniden hep tutunuruz hayata. ısrarla. çünkü bu sefer başka! nereden buluruz bu gücü? ha? peki bu yeniden umut beslemek ve hatta düş kurmak için sahip olduğumuz gücü yaşamı yerle bir etmek için, dünyayı yıkmak için kullansaydık kim bilir nerede olurduk şimdi? dünya oyun oynuyor ve biz deliremiyoruz. çığlık bile atamıyoruz. tek yapabileceğimiz ölmek. belki sessizlik için. belki deliremediğimiz için. belki de sırf deliremedim (ya da deliydim belki de kim bilir) ama duymadınız diyebilmek için. insan sırf bunu diyebilmek için öldürür kendini bazen.
ben buradaydım, sen neredeydin demek için bazen.