Ekim’in ortalarında bastıran soğuklardan sonra gelen yazdan
kalmış günlerden biri.Tüm beyaz yakalılar kendilerini iş çıkışı kahvecilerine
atmış. Makineden çıkmış Türk kahvesi,
yanında Hindistan cevizli lokumu ve aslında tekila bardağı olarak da
kullanılabilecek, marketlerde altılısı dört liraya satılan saray koleksiyonu
bardaklarda su servis edilen kahveciler tıklım tıklım bu güruhla dolu.
Kadıköy’de olsaydınız bunlardan bir dolu bulabilecekken
Beşiktaş’ta iseniz eğer yolunuz iş çıkışı ya Şair Leyla Sokağı’na düşer ya da
balık pazarına. Anason kokusu ile can ciğer olmuş balık pazarında değil de
kendinizi –tam bir beyaz yakalı olmanıza, tril tril gömleğinizi ve eteğinizi
giymenize ve taksit yatırmaya başlamanıza rağmen- bir kitapçıda bulduysanız
eğer; orayı kırtasiye diye niteleyen bir kadın girmişse içeri; bir telefon
açmak istemişse birilerine; dükkan sahibi telefonu açmış, vermiş kadına son
model telefonunu ve “sabahtan kere bin kere aradın, açmıyorlar işte” demişse
kadına hafif azarlarcasına sanki bir çocuğu “senigidi”liyormuşcasına, o zaman
arkanızı döner bakarsınız kadına. Cilalı İbo şapkası ve uzun siyah kabanıyla
elindeki market poşetinde iki buçuk litrelik kola ve plastik bardak taşıyorsa
üstelik, deli mi nedir kadın. Son çıkanlar, en çok satanlar derken aslında
elinizde dakikalardır bir silgi ile oynadığınızı fark ettiğiniz an kadının sesi
daha bir patlamaktadır kulağınızda.
Bu silgi de ne deyip ciddi beyaz yakalılar ve değme
entelektüeller gibi kitapları büyük bir özenle incelemeye çalışmanıza rağmen
dakikalardır aynı kitapla haşır neşir olduğunuz gibi kadın da ulaşmıştır
sabahtan beri kendisini yalnız bırakan o telefonun ucunda ama çok uzakta
olanlara. Kadın der, ben dışarıya çıkmıştım Sultan! –telefondan bağırış
çağırış- kadın der ben kırtasiyedeyim –telefonda yine uzak pek uzak sesler –
kadın der korkuyorum – herkes sessiz.
Kısacık anları topladığınızda hayatınızda, belki de bir
gelip giden diş ağrısına benzeyenleri özellikle, bir kanser hastasının çektikleri
eder belki de tüm anlar. Ne insanların o tepeden bakan vicdanlarını deşen,
aslında bir çeşit kendini yüceltme ile eş görülebilecek şeytani merhamet
duygusu ile acırsınız ne de yer altı edebiyatında bolca göreceğiniz marjinal
sevicilerdeki deliliğe övgüler yağdırırsınız. Bir an saf korku karşısında
ürperirsiniz. Belki de özgürlüktür delilik, kim bilir. Ama gece yaklaştıkça
korkusu artan kadın –deliydi ise de – özgür müdür?
Belki de, telefonu kapatır kapatmaz kırtasiyeye gelecek, onu
bulacak, nereye gittin sen diye azarlayacak, eve götürüp üstünü başını
değiştirecek, kolasını içirip mutfakta sigara içmesine izin verecek ve sonra
uyuması için salondaki çekyatı açıp ucuz yumuşatıcı kokan çarşaflarını
yastığını yorganını ve battaniyesini serecek, hadi yat artık diyecek olan
Sultan’ı bile beklemeksizin “kırtasiye”den çıkıp, elinde poşeti, poşette
kolası, plastik bardakları ve çok sonraları farkettiğim sigara paketiyle
uzaklaşacak. Bir ihtimal çevreci örgütlere üye yapmak için sizi en şirin
halleriyle yakalayan, “bir yığın kredi kartı borcum var” demenize rağmen
borçlarınız bitince ödeyebileceğinize inandırmaya çalışan genç üniversite
öğrencileri mesailerini bitirdikleri için, meydandaki banklara yanına kimse
gelmeyeceği korkusu olmadan doluşmuş insanların oturduğu banklara oturacak
Sultan’ın akrabası olduğunu düşündüğümüz kadın.
Açacak poşetini, çıkaracak iki buçuk litrelik kolayı özenle
dolduracak plastik bardaklara kolasını. Kolanın kapağını kapatacak
zanaatkarlara özgü ihtimamla, sigarasını çıkarıp yakacak ve içmeye başlayacak
kolayla. Siz de oturmuş olacaksınız karşıki bankların birinde, elinizde
sigaranız üzerinizde tiril tiril gömleğiniz, bacaklarınızda ıslak görünümlü
opak çoraplarınız ve yüzünüzden eksik olmayan pudranız, ama kolasız ama
keyifsiz ama korkusuz, eşlik edeceksiniz kadına usul usul.
Kırtasiyeye gelmeyen Sultan, buzdolabında dünden kalan
yemeğini ısıtmayan ve paylaşmayan Sultan, soğuk oturma odasına sabah
misafirleri gelecek diye kadını yatırmayan Sultan, azıcık aşım ağrısız başım
diyen kocasını her seferinde o azıcık aşı için hor gören Sultan, sinirini
evdekilerden çıkaran Sultan, artık canına tak etmiş ve telefonun ahizesini açık
bırakmış, en sonunda önemli biri arar deyip düzeltmiş Sultan… Siz Sultan’ın her
türlü organına dair sözcüklerin elverdiği her türlü şekilde eylemlerinizi
sıralarken belki de Sultan’ın Sultan olmayabileceği, bağırış çığırış gelen
seslerin “arama yeter be kadın, kimsin nesin” sesleri olabileceği veyahut Sultan’ın
da o kadar selim bir insan olmayabileceği mümkün müdür?
Geceden korkan kimsesiz kadınları seviniz. Geceden korkan ve
kola ve sigara içen kadınları daha çok seviniz. Sultan’ı beklemeyen kadınları,
zaman geçtikçe evlerine sığınmaya başlayan insanların boşalttığı sokaklarda iki
buçuk litrenin kalan son damlalarını son sigarasıyla için kadınları, yanında
eviymişcesine taşıdığı poşetiyle Beşiktaş sokaklarında geceleri korkan
gündüzleri korkutan, bir zamanlar genç, bir zamanlar Ulus’ta yaşayan belki, bir
motoru olan, belki zamanının kolejine gitmiş ama bugün ikinci el mağazalarının
köftehor sahiplerinin merhametine kalmış ayağı toynak geçkin ve yaşlı kadınları
seviniz. Sultan’ı aramak isterlerse Sultanı bulunuz. Sultan açarsa veyahut
telefonu kendiniz açınız ve küfrediniz. Hem Sultan’a hem ilahi adalete hem de
geceden korkan kimsesiz kadınları sokağa atanlara, dükkanından elinin tersiyle
kışkışlayarak kovan pastanecilere, müşteri memnuniyetinin müşteri
rahatsızlığına dönüşebileceğini düşünen şef garsonlara…
Eylül 2013, İstanbul
Selin Akgül