metrobüste her gün atılamayan çığlıklar duyuyorum. susturulmuş değil onlarınki. atmak dahi akıllara düşmemiş çığlıklar. deliremeyen insanlar. deliliğin sınırında sallanıp duranlar. bir deliriverse uçuverecek insanlar. kadınlar. bu hayat delirttirmiyor istense de. ayakta tutmak için her şeyi yapıyor. eşikte duran insanlar. eşikte tutan hayat. ne bir beyaz öncesi, ne bir kara sonrası. ama o hayat nasıl da kanırtıyor sesimizi, nefesimizi. ama delirmemize izin vermiyor lanet olsun. o sınırı geçmememiz için hep bir şok veriyor bize. en ufağından en ölümcülüne. sonra azıcık kendimize gelsek de nafile. her defasında daha da yorgun düşüyoruz sadece. "daha ötesi yok" dediğimiz ne çok an var. "daha fazlasını kaldıramam". ama hep kaldırıyoruz işte. hep aldanıyoruz. dünyanın bize verdiği şoklar yüzünden. en başa sara sara, bir adım ileri iki adım geri izliyoruz olan biteni. sonrası balık hafıza! beyin en kadim düşman. hem biz ne de güzel unutuveririz değil mi her şeyi. yine yeniden hep tutunuruz hayata. ısrarla. çünkü bu sefer başka! nereden buluruz bu gücü? ha? peki bu yeniden umut beslemek ve hatta düş kurmak için sahip olduğumuz gücü yaşamı yerle bir etmek için, dünyayı yıkmak için kullansaydık kim bilir nerede olurduk şimdi? dünya oyun oynuyor ve biz deliremiyoruz. çığlık bile atamıyoruz. tek yapabileceğimiz ölmek. belki sessizlik için. belki deliremediğimiz için. belki de sırf deliremedim (ya da deliydim belki de kim bilir) ama duymadınız diyebilmek için. insan sırf bunu diyebilmek için öldürür kendini bazen.
ben buradaydım, sen neredeydin demek için bazen.
"olayları sözcüklerle anlatmak, o sözcüklerin duyulacağı ve anlattıkları olayların yargılanacağı umudunu da getirir. tanrı tarafından ya da tarih tarafından yargılanacağı umudunu... işte bu yüzden günümüzde zenginlerin haksız yere elde ettikleri zenginliklerini korumak için yaptıkları korkunç canavarlıklara karşı, dünyada en keskin biçimde karşı duran güç şiirdir. işte bu yüzden fırınların saati, aynı zamanda şiirin de saatidir..." John Berger
16 Aralık 2011 Cuma
23 Kasım 2011 Çarşamba
"...Peki doktorcuğum şu fikre ne dersin; ben ölünce içimdeki şarkıları sen al. Evet hepsini alabilirsin. Sözleriyle, melodileriyle, ritimleriyle, hatta istersen sırlarıyla birlikte veririm sana. Hadi gel şimdiden planlayalım herşeyi birlikte. Diyelim ki üç gün sonra öldüm. Çenemi sen mi bağlayacaksın, başkası mı? Deliklerime pamukları kimler sokacak? Kan akacak mı hiç doktorcuğum? Ölürken insan mutlaka kanar diye okumuştum bir yerde ama inanmamıştım. Ölüyorum diye neden kanayayım ki. Can ille de kanla mı çıkar vücuttan. Saçmalık. Ama yine tüm deliklere pamuk tıkayacaklarını biliyorum. O pamukları tek tek sen tıka doktorcuğum çocuğum. Çenemi de sen bağla. Akacaksa kan, senin avucuna aksın rica ederim. O sırada şarkılarımı da alırsın. Hepsini teker teker. Nasıl olacak der gibi bakma öyle lütfen. Sana en değerli şeyimi bırakıyorum. İçimdeki şarkıları. Tam iki yüz yetmiş altı şarkı. Hepsi başka başka dillerde. Çince bile var içinde. Ama ben en çok fransızcaları severim.
Je ne veux pas travailler… Çalışmak istemiyorum… Je ne veux pas déjeuner, Kahvaltı etmek de istemiyorum, Je veux seulement oublier, sadece unutmak istiyorum… Sadece unutmak. Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki. Je veux seulement oublier… Ah doktorcuğum o şarkıyı alırken içimden dikkat et çok güzel bir cümle vardır, o düşmesin: Vie qui veut me tuer, beni öldürmek isteyen hayat, c’est magnifique, muhteşemdir. Çocuğum hayat gerçekten muhteşemdir. Şarkılar da muhteşemdir ama hayat onlardan daha muhteşemdir. Hayat bu kadar muhteşem olmasaydı çocuğum, o şarkıları söyleyecek, o şarkıları melodi melodi ezberleyecek şevki nasıl bulabilirdik, değil mi ya..." *Mine Söğüt*
insanın yıllarca içinde biriken şarkıların ölürken teker teker düşecek olması içinden nasıl bir kaybediş nasıl bir sondur.. daha acı bir ölüm tasviri var mıdır? ya da bu kadar yaşama bağlılık..
Je ne veux pas travailler… Çalışmak istemiyorum… Je ne veux pas déjeuner, Kahvaltı etmek de istemiyorum, Je veux seulement oublier, sadece unutmak istiyorum… Sadece unutmak. Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki. Je veux seulement oublier… Ah doktorcuğum o şarkıyı alırken içimden dikkat et çok güzel bir cümle vardır, o düşmesin: Vie qui veut me tuer, beni öldürmek isteyen hayat, c’est magnifique, muhteşemdir. Çocuğum hayat gerçekten muhteşemdir. Şarkılar da muhteşemdir ama hayat onlardan daha muhteşemdir. Hayat bu kadar muhteşem olmasaydı çocuğum, o şarkıları söyleyecek, o şarkıları melodi melodi ezberleyecek şevki nasıl bulabilirdik, değil mi ya..." *Mine Söğüt*
insanın yıllarca içinde biriken şarkıların ölürken teker teker düşecek olması içinden nasıl bir kaybediş nasıl bir sondur.. daha acı bir ölüm tasviri var mıdır? ya da bu kadar yaşama bağlılık..
22 Kasım 2011 Salı
bu sıralar hayatımın arka müziği yaptım bu şarkıyı. müziğin dinginliği şu an içimdeki eylemsizlik isteğini artırıyor. hiçbir şey yapmadan, daha doğrusu yapmak zorunda olmadan sadece hayatı yaşama isteği. "lazım", "gerek", "-meli" leri hayatımdan atarak yaşama isteği. öyle bir yaşam ki damarlarımda hissedeyim istiyorum. gerçi hayat da her şeyiyle hayat değil mi, o gereklilikler ve onları yaparken hissettiğin çatlatırcasına zorlanmayla diye de düşünebiliriz. ben kendime dair, "yaşayabilmeye" dair, insana dair olan o zorlanmaya hazırım. ama o beni deliye döndüren "sentetik seremonilere" dair zorlanmalar yok mu, gördüğüm an kaçmak istiyorum. hatırlamamak, hiç bilmemiş olmak istiyorum. "hiçbir şey yok ki" olsun istiyorum. çocukluğun o farkındalıksız yaşamını istiyorum. sadece taa büyüyünce yapacağım işler olsun istiyorum. üstelik şu istanbulun soğuk kasım ayında yaz günlerinin kaygısızlığını özlüyorum ve bu atmosferde geçen, arka planında bu şarkının çaldığı bir film istiyorum. bu filmin içinde sonsuza kadar yaşamak ve de.
7 Ocak 2011 Cuma
evime hoşgeldiniz
Bir gün odamda boş beleş vakit geçirirken, şöyle bir odama baktım ve her şey öyle saçma ve absürd geldi ki... ve o an bir insanın yaşadığı yere bakarak o insanın hayatına dair çok şey çıkarılabileceğini düşündüm. ne bir psikanaliz, ne bir sohbet, ne bir el yazması. basit bir odaya bakarak dahi kişilik testi yapılabileceğini düşündüm. Van Gogh'un Bedroom in Arles adlı tablosundaki gibi. o tablo ne kadar minimalse benim hayatım da o kadar karmaşık ve absürd sanırım. benimkinin resmi de şu:
dağınık yatak, üzerine alelade örtülmüş bir pike, dolabın kapağına asılmış bornoz ve havlu, dolabın bir köşesinde tuhafiyeciden 3tl ye alınmış altılı metal askılığa asılmış kolyeler diğer tarafta çantalar,ıvır zıvır; odanın bir köşesine üst üste yığılmış kitaplar -odanın en düzgün kısmı- yerde duran anteni çıkmış televizyon, üzerinde ders notları, arkasında kullanılmamış vileda ucu, bir köşede en az üç gündür duran çamaşırla dolu çamaşır askılığı, yanında birikmiş çöp torbaları, odanın diğer köşesinde poşetlerde renk ve cinslerine göre ayrılmış yıkanmayı bekleyen kirli çamaşırlar, dolabın tepesinde bir adet battaniye ve üç adet -çorap, külot ve atlet- olmak üzere hurçlar, hurçların üzerinde uyumakta olan kedi; bir duvarda masa, masanın üstünde sene başında hevesle alınmış ve yerleştirilmiş renkli kalemler,post-itler, zımba ve delgeç, not defterleri, takvim, bir adet mandala tutuşturulmuş Gustav Klimt resmi, kumanda, ders notları, ders kitapları, kitaplar, bir adet kırmızı sütyen, fosforlu kalem, boş bir yarım litrelik su şişesi, anahtar, asılmayı bekleyen simpson posteri, su içilmiş bira bardağı, masa lambası, akbil, damla sakızlı lokum, zeytinyağlı sabun, duvara yaslanmış pano, panoda akpye kırmızı kart, yeğenin çizdiği witch resmi, maden işçisi resmi, tayyip resimli dolar, gönüllü çalışılmış bir film festivalinde verilen yaka kartı, yılmaz güneyli ayraç, annenin yazdığı not, lisedeki resim öğretmeninin imzaladığı karikatür, yarısı yenmiş çokoprens; pencere önünde koltuk, koltukta bilgisayar, iki gün öncesinin gazetesi, eşofman, beyaz sütyen, çözülmüş bulmacalar, çözülmeyi bekleyen bulmacalar, Lacan metinleri, ders notları, siyah atlet, şal, tütün kırıntıları, yemek kırıntıları, kedi tüyleri, koltuğun önünde ikeadan alınmış ucuz sehpa- üzeri bardak lekesi olduğundan lila tek yanı yapışkanlı bantla kaplanmış, çokokrem kabında annenin gönderdiği kurabiyeler, çay bardağı, üç gün öncesinin kahve bardakları, izmaritle dolu iki adet kültablası, akşam yemeği niyetine ekmek ve çokokrem, telefon, kalem, arap kağıdı, günlük gazeteler, cam şekerlik, kirli selpaklar, kibrit, deşifre kaydını aktarmak için arkadaştan ödünç alınmış usb, yerde memlekette çarşamba pazarından 18 tl ye alınmış kilim, çamaşırlıktan kedinin düşürdüğü tek çorap; yatağın altında valizler, yerde kedinin oyuncağı olmuş tek çoraplar, diş ipi, su, naylon poşetler, ingilizce sözlük, bir kiloya yakın tütün torbası, içinde annenin yemek gönderdiği algida dondurma kapları, sofra bezi, yıkanmak için çamaşırlıktaki çamaşırların kurumasını bekleyen kirliler, henüz kullanılmamış duş jeli ve şampuan, ayraç koleksiyonu, tamire gitmeyi bekleyen telleri kopmuş gitar, başucu komodini olarak kullanılan içinde eski ders kitaplarının olduğu koli, çantalar, karikatür dergileri, temiz çöp torbası ve kedi içine kustuğu için kullanımdan kaldırılmış mandal dolu tabak.
evime hoşgeldiniz.
5 Ocak 2011 Çarşamba
sentetik seremoniler
amacım sadece birşeyler yazmak. boğuluyorum çünkü. sadece anlatmak istiyorum. içimde katran karası bir ağaç kök salmıyor ya da dudağımın kenarında çeperi hüzün siyahı bir öfke belirmiyor. hayır böyle süslü laflara gelemem. hayatım çok basit. bu kadar çetrefilli tanımlarım yok duygularıma. sıkılıyorum. bunalıyorum. boğuldum. bitti. ne kadar tarif edebilirim bilmiyorum. elimde üç beş kelime var sadece. hissettiklerimi bilmeme yarayacak kadar. sebeplerini biliyorum gerçi. çok nesnel bir insanım sanırım. derin dünyalarım yok belki. belki bir sinemacı olmaya yetmeyecek kelimelerim. ama görüntülerim var kafamda. dünyaya baktım, gözümü yumdum, fotoğrafını çektim, hissettim ve gözümü açıp devam ettim. hayata. yaşamın gerçeklerini o kadar keskin hissediyorum ki içimde ayrı bir dünya kurmama izin vermiyorlar. yazının akıcılığını bozma pahasına alın size gerçekler -sanat filmlerinde iphone'un geçmesi kadar irrite edici ama gerçek- : ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okuyorum, normalde altı ay sonra bitmesi gerekirken bir altı ay daha uzadı okulum. tamam bu sorun değil. babamdan harçlık alıyorum, yani minimumun minimumu ihtiyaçlarımı gidermek için. kalanı burs. ama parasızlıktan ölmek üzereyim. tamam, abartılı olabilir, aldığım para kira-fatura-yemek ve sigaraya anca yetiyor. okulu bitirince babamdan hala para isteyecek durumda değilim. çalışmam lazım. ama sorun şu ki artık anketör olmak için dahi 2 yıl tecrübe isterlerken, ayda makul bir ücret alabilmek için üniversite hayatında staj yapmak veya çalışmak şart. ha, ben çalıştım, bir sürü iş yaptım. garsonluk cv'm epey kabarıktır. insan ilişkilerim de iyidir. zamanında bir siyasi parti üyesiyken, iyi dergi satardım. tanımadığım insanlarla iyi diyalog kurarım, tanıdıklarımla mesafeli olmama rağmen. ekip çalışmasına ama pek yatkın değilim. sinirlenirsem dövebilirim. dolayısıyla bazı insanların şiddeti hak ettiğine inanırım. sonra, stand hostesliği de yapmışlığım vardır. 80 yaşındaki teyzelere 90 kalorilik kıtır gevreğimsi bir bisküvi satmıştım. öyle iyi pazarlarım ki beni kıramayıp alırlar. tabi sonra market görevlilerin orda burdaki raflara bırakılmış bisküveri bana vermesini saymazsak. çağrı merkezinde de çalıştım.oldukça rahat bir ortamda olduğunu is görüşmelerinde söylemem tabi. yoksa sırf yemek yiyebilmek ve günü geçirebilmek için gittiğimi, giriş saatimi yazıp üç saat yemek yeyip, sonra çıkış yazdığımı söylemiyorum. günlük satış işleri falan da gırla. neyse, ama bunlar yetmiyor ki. ne bileyim staj yapacaksın, banka ya da bir şirkette falan çalışacaksın. pardon, ikinci yabancı dil ya da seminerler falan işe yarayabilir mi dediniz? sizin dil kurslarından haberiniz var mı? ücretlerinden? haydi diyelim bir iş bulduk, şansımıza. ama serde entellik var. sinemacı olacağım diye tutturmuşuz bir kere. sinema yapmak ve okumak istemişiz. yüksek lisans mı ne ondan istiyoruz. duymuşuz bir yerden not ortalaması gerekiyor. ya da orada burada proceler, çalışmalar, sunumlar falan da lazım. orası sıkıntılı işte. hem sosyal bir mesele olsun hem azıcık işime yarar diye uluslararası af örgütünde mi staj yapayım, içki masalarında kendilerine küfrederken. ya da kürt çalışması ya da toplumsal cinsiyet çalışması mı yapayım. hayır istemiyorum kardeşim, bu kendilerini sevmediğimden değil, bir türlü sempati duyamadığımdan. hem bunlar benim hikayem değil ki. bu, anlattığımdır benim hikayem. kitap okumak istiyorum, okumam ve yazmam gereken bir yığın makale vs. duruyor karşımda. gezmek istiyorum, içmek istiyorum, dans etmek istiyorum, ama cüzdanım boş. demeyin öyle dans etmek, gezmek parayla mı kardeşim. parasız ve mümkün olanları kullanıyorum zaten. ama, evet, parayla. parayla olmasa da dingin kafayla. buralarda ne para var ne dingin kafa ne de sakin bir halet-i ruhiye. kafam yazılması gereken ödevler, okunması "gereken" kitaplar, ödenmesi gereken faturalar, diğerinin borcu ödenmeden gelen kira, yarın karnımı nasıl doyurcam derdi, sigara alacak param yok ama tütün de çok kötü be kardeşim düşünceleri, iki sene sonra yüksek lisans yapabilmem için yapmam gerekenlerin listesini hazırlama telaşı, bunları yapamayınca yaşanan hayal kırıkları, ne ona ne ona odaklanabilmek, ikilemler, vs. tüm bunlarla doluyken dudağımın kenarında çeperi katran karası bir öfke belirmiyor benim! küfredebiliyorum sadece ve üzülüp evime dönüyorum. çay koyuyorum. iş aramaya ve siktiri boktan procelere girmeye yırtınıyorum. bir sene sonraki hayatıma hazırlık için. bir sene sonrası için şu anımı mahvediyorum. hayır, bu bana dokunmuyor, bunları yaşarım gerekirse, hatta fakir edebiyatı yapar ve mazlumluğumdan bir nevi zevk alarak yaşarım gerekirse. az yer çok uyurum günü geçirmek için. ya da okulu öyle ya da böyle bitiririm. zevklerimi bir kenara bırakıveririm, usulca değil çarparak suratınıza. ama o kendini beğenmiş tavırlarınız, hor görmeleriniz, içi tam takır dışı cilalı sözleriniz ve kurduğunuz lanet olası sistem öyle çarpık bir halde kutsanmış, her şey öylesine sanal bir seremoniyi yürütürcesine hazır ol duruşunun saygı dolu bir temsili haline gelmiş durumda ki ve öyle midemi bulandırıyor ki, ev arkadaşlarımı rahatsız etmemek için tuvalete değil, buraya kusuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
