16 Aralık 2011 Cuma

metrobüste her gün atılamayan çığlıklar duyuyorum. susturulmuş değil onlarınki. atmak dahi akıllara düşmemiş çığlıklar. deliremeyen insanlar. deliliğin sınırında sallanıp duranlar. bir deliriverse uçuverecek insanlar. kadınlar. bu hayat delirttirmiyor istense de. ayakta tutmak için her şeyi yapıyor. eşikte duran insanlar. eşikte tutan hayat. ne bir beyaz öncesi, ne bir kara sonrası. ama o hayat nasıl da kanırtıyor sesimizi, nefesimizi. ama delirmemize izin vermiyor lanet olsun. o sınırı geçmememiz için hep bir şok veriyor bize. en ufağından en ölümcülüne. sonra azıcık kendimize gelsek de nafile. her defasında daha da yorgun düşüyoruz sadece. "daha ötesi yok" dediğimiz ne çok an var. "daha fazlasını kaldıramam". ama hep kaldırıyoruz işte. hep aldanıyoruz. dünyanın bize verdiği şoklar yüzünden. en başa sara sara, bir adım ileri iki adım geri izliyoruz olan biteni. sonrası balık hafıza! beyin en kadim düşman. hem biz ne de güzel unutuveririz değil mi her şeyi. yine yeniden hep tutunuruz hayata. ısrarla. çünkü bu sefer başka! nereden buluruz bu gücü? ha? peki bu yeniden umut beslemek ve hatta düş kurmak için sahip olduğumuz gücü yaşamı yerle bir etmek için, dünyayı yıkmak için kullansaydık kim bilir nerede olurduk şimdi? dünya oyun oynuyor ve biz deliremiyoruz. çığlık bile atamıyoruz. tek yapabileceğimiz ölmek. belki sessizlik için. belki deliremediğimiz için. belki de sırf deliremedim (ya da deliydim belki de kim bilir) ama duymadınız diyebilmek için. insan sırf bunu diyebilmek için öldürür kendini bazen.
ben buradaydım, sen neredeydin demek için bazen.
bir kadının çığlığını duymak için önce selasını mı duymak geekir illa? peki bir insan sadece sesini duyurabilmek için, biraz olsun anlaşılabilmek için ölür mü? öldürür mü kendini?